Çalışmayı sevmek

Alışkanlıklar genç yaşlarda, özellikle çocukluk dönemlerinde kazanılıyor. Daha sonraları yaşamımız bu kazanılan alışkanlıklar üzerine inşa ediliyor.

Severek çalışmakta bir alışkanlık. Genç yaşta öğrenilip, içselleştirilmezse yetişkinlik dönemimize geldiğimizde bu kavramı anlamlandırmada güçlük çekiyoruz.

Yakınlarda okuduğum bir roman, çalışma kavramını tekrar düşünmeme vesile oldu. Neden çalışıyorum? Çalışmayı ne zaman ve nasıl öğrendim?

Okuduğum roman 19. yüzyıl Rusya’sında geçiyor. Geniş tarım arazilerine sahip ve o dönemin feodal yapısında 1 köyü, 300 köylüsü olan Oblomov ailesinin biricik oğulları İlya İlyiç Oblomov’un hayatı, bu romanın konusunu oluşturuyor. Oblomov, birçok varlıklı aristokrat ailenin çocuğu gibi, çocukluk ve gençlik yıllarında şiirsel bir yaşam sürüyor.

Sevgi ve ilgi bolluğu içersinde geçen unutulmaz yıllar. Arkadaşlarla oynanan neşeli oyunlar, tüm güne uzanan kır gezintileri, nefis yemekler, hizmetkarlar, bakıcılar. Enfes bir doğa, atlar, kuşlar adeta cennette yaşanan elemsiz, sorumluluktan uzak yalnızca yaşamın şiirsel yönünün ön plana çıktığı çocukluk yılları.

Yıllar geçiyor ve Oblomov gençlik yıllarının sonuna geliyor. Dünya’ya geldiği ilk andan itibaren yanından biran için bile ayrılmayan tembel, beceriksiz ancak inanılmaz sadık hizmetkârı Zahar ile birlikte Oblomov üniversite öğrenimi için Petersburg’a gidiyor. Orada bir daha köyüne dönmemeksizin yaşarken, ailesinin tüm fertleri tek tek yaşama gözlerini yumuyor. Kahramanımız ve onun sadık hizmetkarı tek başlarına, yapayalnız kalıyorlar.

Oblomov, hayatında o ana kadar hiç çalışmamış. Zahar deseniz, ondan beter. Felsefe ve ekonomi okumasına rağmen hesap kitap işinden hiç anlamıyor, Oblomov. Çiftçilik, hak getire. Adımını tarlanın içine atmamış. Tek bildiği ve hoşlandığı şey edebiyat ve iyi yaşam.

Bir anda hayatın gerçekleri ile karşılaşmak Oblomov’u sersemletiyor ve kendi içine kapanıyor. Öyle ki yataktan bir türlü kalkamıyor, evden dışarıya adımını atamıyor. Çocukluğunda unutamadığı günlerin hayallerini kurarak yarı uykuda bir yaşam sürmeye başlıyor.

Her acemi varlıklı insanın başına geldiği gibi, Oblomov’unda çevresinde bir anda “asalak arkadaş bozuntuları” peydahlanıyor. Okumadan imzalanan sözleşmeler, uzaktan idare edilmeye çalışılan çiftlik ve hırsız kâhyalar derken, varlık içinde yokluk yılları başlıyor.
Oblomov, çalışma konusunda ne kadar isteksiz ve beceriksizse; dürüstlük, yardımseverlik konularında o kadar maharetli. Sevgi dolu, anlayışlı, iyi kalpli… Ancak yaşam yalnızca iyi erdemlere sahip olmakla geçmiyor. Yaşam standardının düşmemesi için bir şekilde maddi bir kazanç elde edilmesi ve çiftliğin işletilmesi gerekiyor.

Romanın ilerleyen bölümleri hakkında daha fazla bilgi vermemek galiba en doğrusu. Tıpkı, bir filmi izleyip izlemeyenlere sonunu anlatmamak gibi. Merak edenler, romanın tamamını okuyarak Oblomovluk’un ne olduğu daha iyi anlayabilirler.

Çalışmayı bilmemek ve ondan hoşlanmamak yalnızca Oblomov’un derdi değil. Televizyonda izlediğim “Son Osmanlılar” belgeselinde de gördüğüm kadarıyla, Cumhuriyetin ilanı ile Türkiye’den ayrılan Hanedanlık mensupları da benzer sorunları yaşamışlar. Sarayda büyümüş, yaşamları boyunca çalışmayı akıllarına getirmemiş bu kişilerden bazıları sürgündeki yaşamlarında büyük ekonomik zorluklar çekmişler. Hatta bu kişiler sefalet ve sıkıntı içinde son nefeslerini vermişler.

Her iki hikayede, bizlere aynı ortak sorunu işaret ediyor. Çocukluk yıllarında çalışma alışkanlığı elde edemeyen kişiler, bir de varlık içinde bir yaşam sürmüşlerse, yetişkinlik dönemlerine gelip iş başa düşünce çalışma disiplini göstermede ve servetlerini yönetmede büyük güçlük çekiyorlar.

Çocuklarına çalışmayı erken yaşta sevdirmeyi başarmış aileler hiç yok da değil.

Başta Musevi aileler ve ülkemizde ticari becerileri ile nam salmış Kayserili aileler olmak üzere konunun önemini fark etmiş olanlar, çocuklarını erken yaşlardan itibaren çalışma gerçeği ile tanıştırıyorlar. Bu ailelerin çocukları alıştırma dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu dönemi özellikle kendi aile işlerinde değil, başkalarının yanında geçiriyorlar. Okumaya meyilli olan çocuklar dahi, yaz tatillerinde kuyumculuk, halıcılık, tuhafiyecilik, küçük imalat gibi farklı alanlarda çalışarak, çalışmanın önemini genç yaşta idrak ediyorlar. Böylelikle; erken kalkma, iş seçmeme, müşteri ilişkileri, satış, pazarlık, tahsilat, adam çalıştırma, para biriktirme gibi tüm çalışma yaşamları boyunca kendilerine gerekli olacak temel değer ve becerileri kazanıyorlar.

Bu ailelerin önemli bir kısmı, kendilerini modern çağın gerekliliklerine uydurmuş durumdalar. Bir yandan çocuklarını geleneksel yöntemlerle çalışma yaşamına hazırlarlarken diğer yandan yabancı dil, yüksek öğrenim, sanat ve kültür konularında da çocuklarının ortalamanın üzerinde bir yetkinliğe sahip olmalarına çaba gösteriyorlar.
Sözün özü; yaşama kendimizi ve çocuklarımızı her yönüyle hazırlamalıyız. Geleceğin ne göstereceği hiç belli olmuyor. Dürüstlük, yardımseverlik, sevmek, sevilmek gibi yaşamın anlam dolu şiirsel yönlerinin yanında çalışmayı sevmek gibi yaşamın realistik yönlerini de ihmal etmemeliyiz.

Gerçekten deneyimler ne güzel ortaya koyuyor: Ağaçlar yaşken eğiliyor ve hazıra dağ dayanmıyor!

Konu ile ilgili videolar:

1 Yorum var

  1. ouztek demiski:

    Merhaba Özkan Ayhan bey !

    Yazdıklarınız gerçekten çok anlamlı ve güzel, birde şu bahsi geçen romanın sonunda ne olmuş onu merak ettim :)

    Birde size bir soru sormak isterim…

    Ağaç yaş iken eğilir ! evet çok güzel bir atasözü peki
    Ağaç sonradan eğilmezmi ?

    Saygı ve sevgilerimle hoşçakalın !

Yorum Ekleyin

Yorum eklemek icin buradan giris yapmalisiniz.


Besucherstatistik
  • RSS Articles
  • RSS Comments