CİN KOVMA İLAHİSİ VE CİNLERDEN 100 KÜÇÜK ROMAN!
Cin kovma ilahisi link:
100 KÜSUR MİNİK ROMAN
“Kötü Cinler Çetesinin Beş Üyesinden,
Her Bölümü Bir Romana Bedel İtiraflar”
Prof. Mes Solzhenitsy
YAZAR BEŞLİ ÇETEYE SORAR:
-“SİZ,
ÜÇ HARFLİLERİN HANGİ KOLUNA MENSUPSUNUZ?”
-“Biz, bozuk-negatif-cinlerin, doğum-evi çevresine musallat edilmiş beşli, beşinci koluyuz. Ateistlerin tabiat ana, cahil halkın kahpe felek dediği üretken kudret, doğum-ölüm, sağlık-hastalık misali karşıtlıklara, yansızca hâkimdir. Bizlerse, kötülüklere hükmedenlere yandaşız. Her şeyi yoktan var eden Cenabı Hak, biz cinleri de yarattı. Hazreti İsa, “Rab, evrenin başöğretmenidir, iyiliği öğretir” diyordu. Oysa tüm kötü kimlikliler, kötülüğün-elbette becerebildikleri kadar-öğretmeni oldular. Ha, unutmayın, iyiliğin de kötülüğün de temel eğitimi Doğum-Evin’de başlar! Şimdi terbiyemizin düzeyini ispatlamak için terbiyemizi bozalım mı? Evet, tabii… İşte edebinizi test ederken ters döndürecek bir Türk Filmi: orta gençlikte bir kadın, tarlada minik yeğeniyle güreşiyor. Bak babam-af edersin- esmer veya beyaz her neyse, çorapsız baldırları açıldı. Neden bakıyorsun kardeşim, ayıp değil mi? Seni cin oğlu cin; ben bu filme gitmedim ki bakayım veya bakmayayım. Veya ne? Gidersen bakacak mısın? İtiraf edeyim ki bakabilirim, bakarken kendi insaniyetimin ana iskeletinden de çıkmış olurum şüphesiz. Zaten kişiliğin temel yapısını terk edip adeta bir yumuşakçaya; hayaletle hakikat, dumanla is arası, çok yumuşak bir şekle indirgenmeden hiç kimse seks objesine dönüşemez ki! Şimdi, dilenirse baldır-bacak sahnesine bir kez daha eleştirel nazar atalım: Amanın bu dinozor filmiymiş. Diplodoküs-Cindorukoküs. Dikkat ısırır. Vay be! Kör kadının gözleri açıldı, kırk yıldır yüzüne hasret kaldığı kızına bakarak, sevinçten hıçkırıyor. Kadın, kızının yarı yaşında, çünkü görmediği dönemde yaşlanması geri vites değilse de küçük vitese takılmış. Hep beraber çayırdayız ya da deminki tarlada… Yine kaçamak bakışlar. Dedik ya, temel eğitim ve terbiye doğumevinde başlar ki burada, müsebbiplerinin tiksinç özel adlarından yeri geldikçe söz açılmada.
Senin doğumevin bozuk arkadaş: orası cinlere ve poliklinik mikroplarına açık, vatandaşlara kapalı!
CİNLER DE YAZARA SORARLAR:
“SEN KİMSİN PEKİ?”
Yazar onlara başka bir kitabından bir bölümcük sunar ve mantık kurallarını tahrip etmeden mantığın duvarlarını yıkıp geçen tatlı üslubunu anımsatır:
BAHÇE KAPISINDAN ÜST KATA
(Yalnız doğum yok, ölümden sonra diriliş de var!)
Karşınızdaki yapı iki katlı… Çevresi bakımlı, bahçe bakımsız; ancak yaşadığı zaman kesinlikle yıpranmış: bakım kâr etmez! Evin yaşadığı güncel ana gelince, o çok diri: zira hafta-sonu tatilinin son saatlerine henüz girildi demin: genç bir akşam yahut dayanıklı bir gün batımı. Üç ayrı giriş aşılarak, 20–30 basamaklı bir merdivenden üst kata çıkılıyor. Orada, ferah misafir odasında, sanki ölü çocukların ruhlarından oluşan bir gölgeler kalabalığı var. Hayır, mevzuda gizem aranmasın lütfen; oynak-cilveli vakit ışıklarının bir oyunu bu: rahat koltuklar tek başlarına ortalama, bir arada iken gâh uzun gâh şişko huzmeli, mübalağalı koyulmuş huzmeli, gölgeli, ışımalı ve sönmeliler. Hepsi bu inanın… Ha bir de, insanların yaratılmışlık dışında yaratma sayılmasa da, yaratılışa el uzatma hatta müdahale etme nitelikleri söz konusudur ve o tür beceriler yalnız üç boyutlu değil, gölge misali iki boyutlu yaşam zenginliklerimizi de birbirinden farklı izlenim vermeye iterler. Yani sokağınızdan geçip de, camlarınıza bakmayan kimse bulunmaz, o bakış sahiplerinin ise gördüğü nesneler ve devinimler birbirini tutmaz. Kimi sizi hep koşuştururken görür gözünün derinliklerinde, kimisi de tembelliğinize bir kez daha tanık olmak için pencerelerdeki aksinize öznel bakışlar atıverir. Ne var ki, tüm o işgüzar gözlemlere rağmen hakkımızda düşünülen her şey sonunda tanınmayacak derecede değişiyor zamanla, yalan mı? Bu arada Bay A. , koltuğuna çökmüş batıyor. Az önce, iki evladını trafik kazasında kaybetti bu adam ve hakikaten batıyor. Eyvah batamadı. Hiçbir şey gelmiyor elinden artık: hiçbir şey yapamadığı için hiç madalya, hiç plaket, hiç şeref kılıcı, hiç onur belgesi alamıyor. Halilullah, tanrının arkadaşı idi; Bay A. kimlerle arkadaş ki, hayat savaşından duyduğu meyveli hüzün ve yarınların coşkusu, ansızın yükselişe geçti içinde. Evi boş, o yapayalnız ama çevresinde dost nabız atışları kaynıyor adeta: ses yok, ezgi gani; pasparlak melodili bir Nişaburek Faslı gümbür-gümbür. Melodi, ölmüşlerimizi diriltemese de yaşayan aile bireylerini zaman ve mekân mahpusluğundan kurtarma gücüne ve onların güçlerine güç katma yeteneğine sahiptir.
Alt katta, annesi, teyzeleri ve uzak akraba kadınlarından oluşan bir aşçılar ordusu akşam yemeği hazırlıklarına girişmiş olmalılar ki, çarpışan çatal, kaşık, kepçe, tava vesaireden husule gelen metalik sesler gittikçe yoğunlaşıyor; acılarda küçülüp coşkuda devleşen Bay A. bağırıyor:
-“Haydi, artık: varılmış yollar kutlansın; kat edilecek menziller içinse hazırlık yapılsın!”
CİNLER DE BİR USLUP GÖSTERİSİ YAPARLAR
(Eriyip tek bedende toplanırlar ve tek kişi olarak konuşurlar)
Irak’ta rastgeldiğim Kürt kızlarının yarıdan fazlası sarı saçlı ve açık renk gözlü idiler. Adı Cennet olanları da, bu sözcüğü JANET şeklinde telaffuz ediyorlardı. Nereden mi biliyorum? Anlatayım: Körfez savaşı yıllarında, tarihi bölgemiz, eski eyaletimiz olan Musul havalisinde bir iş gezisine çıkmıştım. Ne işe yaradığını bilmediğim birtakım kontrat kâğıtlarını yörenin ileri gelenlerine imzalatıyor, ellerinden, parası belki de asla ödenmeyecek, çeşitli mallarla ilgili siparişler alıyordum. O tarihlerde işim buydu benim. Maaşım, bulunduğum geçici görevi tarafıma tevdi etmiş olan kendi devletimce tıkır tıkır ödendiği için, çalışmalarımın verimliliği ile zerrece ilgilenmiyordum. Tek önemsediğim mesele, sabah erken kalkmak, giysilerime dikkat etmek, gecelediğim misafirhanede, kimseyle-zorunlu kalmadıkça-çene çalmamaktı. İş gezimin özü, ana dillerimden birisi olan Türkçeyi biçimsel anlamda gereksiz kılmıştı. Bu yüzden, çoğu kez, güzel ve meraklı Kürt kızlarına yol yahut adres sorarken, Fransızcayı yeğliyordum. İtiraf etmeliyim ki, çok defa, günümüzün dünya dili olan Anglo-Saxon lisanında manidar cevaplar da almıyor değildim. Bir keresinde, imam nikâhıyla evlenme teklif ettiğim orta yaşlı, fakat güzel, çevik ve bekâr Kürt kızı, bana, geç ikindilerde mahallenin arsasında ayak-topu oynayan hüzünlü çocuk tasvirleriyle dolu “Fiddler” başlıklı klasik İskoç şiirini okuduydu. Buna şaşırmış olmamı hala affedemediğimi itiraf eylememe lütfen izin veriniz. Kızcağız Beritan’dı çünkü ve Türkiye’nin güney doğusundan göçmüş, Hind-Avrupa kökenli bir hanımcağız olarak Brötan ve Britan’ larla dil ve ırk akrabasıydı. Teklifimi düşüneceğini söyleyince fazla üstelemedim, konaklayacağım ilginç bir Kürt yatılı okulu olan, Kerkük Kalfa Enstitüsü’ nün yolunu tuttum. Okul bahçesinde güz akşamlarının hayali ateşleri yanıyor ve havası rutubet kokan verandada bazı cinler keman eşliğinde eğlenceli şarkılar söylüyorlardı. İşte yöre Kürtlerinin ve iyi huylu cinlerin neşeli şarkısı:
BİZİ KİM BİZİMLE?
Bizim karşılaşmamız lazım, fakat ve heyhat
Kış geldi deniz dondu, dondu sazım, bizi kim bizimle
buluşturacak?
Çünkü biz, burada olan bizi biliriz ancak
Şu an yalnızca burada değiliz
Ama başka yerlerde olan bizleri nasıl bilebiliriz?
Birçok yerde olduğumuz belli
Ne var ki bulunduğumuz diğer yerlerden kalmamış
bir iz
İzbe yerlerdeyiz, gözükmüyor saydam deniz
Denizin içinde ne var?
Bilinmiyor, çünkü ufku doldurmuş aha şu arkadaki
eşyalar
Kürt metropolü Babil, ey mağrur ve kalabalık Babil
Biz ne çokmuşuz yahu, sayımız belli değil
Üstelik ne çok eşyamız var, denizimizi görünmez kıldı
arkasındaki tablo
Yarsam suları gözükür mü yasaklı sular? Buhar ve
bahar neyse ne babo,
Cam ve su gözükmüyorlar
Yine gözden kaybolur suya dönüşünce kardan höyük
Yani kar eridi, eridi karlar; karın altından demin
çıktık yürüdük
Her şeye rağmen göremedik biz bizi Geçmiş baharlar silmiş olmalı buzdaki izimizi
Bir mevsim önce gelsek kendimizle buluşurduk;
Şu ana dek boş yere arandık durduk.
Esasen ben o akşam iyi cinlerin ve de yardımsever Iraklı Kürtlerin birlikte söyledikleri şarkıların tümünü hatırlıyorum. Fakat düşünce ve inanç özgürlüğü olamayan bu ülkede-Türkiye’de- bunların hepsini yazmak-despotlardan korkmasam da-içimden gelmiyor.
DOĞUM-EVİ TASVİRLERİ
Ya mavimtırak bez kaplı ajanda senelerimiz donmuş, ya da hastane girişi en sabit metalden yapılmış… Çünkü burası bir giriş değil: belki bir durduruş. Bekçilere iş düşmeden iki kanatlı madeni kapı, hastaların yolunu ta asfaltın girişinde kesmekte! Gerçi tek kapısı var doğum evinin ya, anında çoğalabiliyor: kendisince katı, aynı yoğunluk ve eş ağırlıkta, tıpkı biçimlenen ve de gerçek manada işlevsel kapı fotokopileri yaparak kentte yaşayan her vatandaşa aşılmaz, resmi bir giriş veya girmeyi engelleyiş-yani mühürlü, çelik acil kapısı-tahsis ediveriyor. Ve o giriş, hep açılmamak üzere kapalı kalıyor! Uzaklardan, kirli tunç dökümü kayısı kabuğu tonunda yansıyor hastane duvarları: herkese kapalı, üç harflilere ve de mikroplara açık olmanın yanı sıra tuvaletlerinin pisliği ile de ünlü. Yine de böylesi yerlerde tüm hastalar taburcu edildikten sonra yalnız kaldığınız koğuşta yalnız bir gece geçirmeye hazırlanırken güneş sessizce, ihtişamlı, acıklı bir batış daha sundu esin kaynağınıza; derken bestenizi bitirdiniz:
Hastane önünde incir ağacı/Doktor bulamadı bana ilacı!
KONUYLA ALAKALI ÖNEMLİ TELEFONLAR
(CİN TEHLİKESİNE KARŞI,
HER ZAMAN BAŞUCUNDA BULUNMASINDA YARAR VARDIR)
00.110.011: Alo Bush’u Verin. O yoksa PUTİN de olur!
000.111.000: “Rabbin Kim?”
001101: Alo Pehlivan, Antrenör Kaçtı!
0.101.010.101: İmdat Deprem!
Cepten(Yekten)+0101-1O1O1O: Alo Köylü Dayı
01.000.111 (Umuma Açık Telefon Kabininden): “Selam, Ben Erdal”
111.101.111 (Her Yöne): Yangın var, yangın var…
0.001.110.011: Alo! Kim Arıyor?
0000.1111: Dikkat, Tren Kaçıyor!
01.111.111: Sağlık Kabini. Serum Takılır. Acil Kulak Delme, Diğer Piercing. (Buyur?) Lavman ve Masaj, İsteğe Uygun Mesaj…
00.000.001: Kabinden Çıkış.
000.111.000.111: Aile Salonu
+0.101.000.111: Polonya Halkına Hitaben, “Başımız sağ olsun abiler” diyor. (Kim diyo?)
0.000.011.111: Alo OUT-LET!
11.111.100.011: “Hiç değilse yarıma kadar otursaydınız”
0.000.011.111:
ALO MAYMUN!
EFENDİM DARWİN ABİ…
01.000.111.111: Su Arıza
111.111.000.000:“Aslında ben onu sevmiyorum”
011.001.100.110: Telefon Arıza!
10.101.010: Alo! Telefonum Sağlam!
O1100100001: Acil Bay ve Bayan Terzisi
0011:Haydi Rastgele!
0011111: Okurlar İçin Danışma:
-“Roman bu yapıtın neresinde?”
İlerici Yalancı Cin:
AŞAĞIDAKİ İTİRAFLARA İNANMAYIN!
İnanmayın, zira dünyada cin-min yoktur.
Okuyucu Notu: Üç harfliler yoksa sen kimsin? Senin iddialarına-daha doğrusu yukarıdaki itirafına-neden inanalım?
Birinci Cin-Fena:
BEBEĞİ BEN SAKATLADIM!
Bosna’daki beyaz caddeleri mazot lekeli, kaldırımları yer yer limonküfüne çalan yosunlarla kaplı Doğum-Evi’nde mahallenin aksak bakkalı Timur sezaryenle doğduğunda ben oradaydım. Hemşire kim olduğumu sorunca adımın Metehan ŞAŞBEŞ olduğunu söyleyip, “Buraya yeni atanmış Kadın-Doğum uzmanlarından birisiyim” dedim; bebek dünyaya gelince de minicik ayaklarından tutup, beyin üstü, doğum salonunun siyah-beyaz karo zeminine çaldım. Anında ağzı çarpıldı, kafatası içeri göçtü, saçlı derisi-kısmen- -imha oluverdi. Henüz birkaç ayını doldurmadan yapılan seri ameliyatlara rağmen de sakat kaldı. Bu nedenle, adını Aksak Timur koydular. Ancak, sonradan, yaptığıma pişmanlık getirip iki numaraya giderek yardım istedim. O benden de zalimmiş doğrusu. Bebeğin istikbalde düdükle şenlendirme ve uyuşturucu temin etme yolunda krallığını ilan eyleme olasılığı varken, zavallıyı baba mesleğine-mahallenin bakkal amcalığına-yöneltti. Geldiğimiz noktada uğraş mevzulu bir savunma yapmama izin veriniz:
ÜSKÜDAR ATASÖZÜ ŞÖYLE DER:
Baba meslekleri küçümsenemez elbet;
Ne var ki evren, babayı geçsin ister her velet…
İkinci Cin-Adi:
BEN DE TÜM YAŞAMINI YAKTIM!
Timur Sobasızgil-soyadı böyleydi çocuğun-ilkokulda çok zeki bir öğrenciydi. Okuma yazma öğrendiği gün yüksek sesle düşünerek şöyle mırıldanmıştı:
-“Büyüğünce ne olmalıyım ki, İslam peygamberinin övdüğü sürekli akan orta gelirli bir uğraş bulayım?” Ve ben çocukcağıza anında tuzağımı kurmuştum:
-“Baba mesleğini, mahallenin bakkal amcası olmayı, bi denesene…”
Aksak Timur mesleğini bulmuştu.
Devlet Teröristi Cin:
KURBANIN OCAĞINA İNCİRİ DE BEN DİKTİM!
Aksak Timur, doğum sırasındaki düşüş nedeniyle biraz topal, hatta sol tarafından hafif felçliydi, fakat aynı zamanda mütevekkil ve hafifçe mutluydu da… İşte bu haline tahammül etmek olanaksızdı. Pusuya yatmış, bahtsız bakkala birkaç darbe de ben vurayım diye bekliyordum ki ülkede bir darbe husule geldi, bir darbe gerçekleşti, ah ah, ne siz sorun ne ben söyleyeyim: Adilik, alçaklık, namussuzluk bu darbeden sonra birer iltifat terimine dönüşmüştü. Zira bu darbeyi yapanlar namussuz değil eksi namuslu olarak doğmuşlardı analarından ve namussuzların dahi bu adamlardan namus alacağı vardı.
Uzatmayalım, kalktım gittim darbecilerin dört yıldızlı başına ve kulağına fısıldayıverdim:
-“Paşam, daha çok maaş götürmeye ne dersin?” “Ne diyeyim Allah derim…” “O zaman beni dinle: Çağır yassı gözlüklü bodur başbakanı yanına, vursun bakkalların sırtına bir asgari geçim indeksli yeni vergi yükü, bir de KA-deve. Al parayı esnaftan, birazını üleştir adamlarına, kalanı da yutuver gitsin.”
Paşa dediklerimi harfiyen yerine getirdi ve mahallenin bakkal amcası Aksak Timur bir gecede battı. Süpermarketlerin de devreye girmesiyle, batmayı bırakın, buhar oldu ufak esnaf!
Devlet Anarşisti Cin:
ZAVALLININ YUVASINI DAĞITTIK!
Bir yandan süper-hiper marketler öte yandan zalim vergiler, mahallenin bakkal amcası Aksak Timur’un ekmeği ile oynayıp, ailesini temellerinden sarsmıştı. Önce on küsur yıllık karısından boşandı, üç küçük yavrusu ortada kaldı. Zira karısı baba evine dönmüştü. Kayınpederi İsmet Kemal Bey, kızını bağrına basmış fakat torunlarını eşikten kovuvermişti. Adamın kararlılığı iş hayatındaki büyüklerinin yanı sıra yürürken hafif bir açıyla, sivri burun nedeniyle büyükçe numara izlenimi veren-adeta resmi şekilli-ayakkabılarını, tastamam ayak bileğinden kıvratıp badem bıyık alt batı köşesine teğet… Yani… Fazla kurcalamayalım lütfen, adam hem saygıdeğer hemi de o biçim işte: torunla kaldı mı açıkta! Bendeniz bu sabilerin üçünü de beyaza alıştırdım. Beyaz ne beyaz? Esrar, eroin, kokain; bendenizin, derin çetenin ve resmi teröristler ile anarşistlerin geçim kapısı. O yüzden en yakın arkadaşım devlet teröristidir, bense devlet anarşisti.
Sosyoloji dersi başlıyor:
Kızıl ve kara faşistler ailelerin giderek artan hızla çoğalmasın istese de güçlü ailelerin varlığına tahammül edemez. 1990 sonlarında Kızıl ve Kara Faşist idareler altında inim-inim inleyen Suriye, Türkiye ve Kuzey Kore’de TV’de beyaz cam nikâhları sükse yaparken aileler çürüdü.
Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler internete “The Second Soviet’s Red Generals” yazıp aratsın yeter.
Birinci Cin-Fena:
AH, BİZ NE YAPTIK, TANRIM?
Her şey benim başımın altından çıkmıştı ve ben bunun farkındaydım. Polisler, çınar ağaçları, yalnız bir bulut hatta bir bekâr odasının pencereleri bile kıyamette tanıklık edeceklerdi-eminim edeceklerdir-cürümümüze. Hazreti Davut’tan günümüze miras kalmış Cin savar Ezgi CD’sini bu sabilere dinletmek için elimden geleni yapmalıydım. Bunu başardım da! Neredeyse-bir punduna getirip-gece gündüz üç harflileri acı içerisinde kaçıran, bu kitabın yanı sıra elinize ulaştığını zannettiğim o albümdeki ezgiler ilk önce özgüven aşıladı ailesi dağılmış çocuklara, Aksak Timur’un acınası evlatlarına. Daha sonra büyük oğlan Alpertunga-Alpu-matematiğe verdi kendini. Sayısal olimpiyatlarda sayısız altın madalya kazanıp bir dershane açtı. Babası artık dershane kantinini işletmeye başlamış, işsizlikten kurtulmuştu. İki yüze yakın öğrenciye yirmişer kişilik gruplar halinde günde ikişer saatten on saat ders vermek Alpu’nun neredeyse cebir sorularını henüz sonuna dek okumadan çözebilmesini sağlıyordu. O da her büyük matematikçi gibi şunu anlamıştı:
-“Matematik soru sormaz, cevabı gizlemeye çalışır. Ancak ne kadar iyi gizlense de cevap sorunun içerisinden adeta taşar.”
Hakikaten öğrencileri Alpu’nun, ucuzluktan kurtuluyor ve “gerçekten” bayatlaması yerine “hakikaten” diyorlar, ayrıca en iyi Anadolu Liselerini yahut üniversitede en iyi bölümleri kazanı kazanıveriyorlardı. Dershanesinin ücretlerini arttırdıkça delikanlının müşterileri çoğalıp kuyruğa girdiler, Vakko müşterilerine misal… Annesi ve yedi yaşındaki kız kardeşi-en küçük kardeş- alçak gönüllü tatlı kızın özel tiyatro eğitimi alabilmesi için ABD’ye yerleştiler. Eyaletin adını zaten Baykal Gölünün rastgele balıkçıları biliyorlar, tekrara ne hacet: Pennsylvania! On yedi yaşındaki ortanca kardeşe-BÖRTÜÇENE, yani Bön’e- gelince o hem lise öğrenimini bitirmeye çalışıyor hem de devlet televizyonunda saz çalıp türkü söylüyor, operatör dayısının aylığını haftada götürüyor. Rivayete göre resmi çalgıcıların resmi cerrahların çift katından çok maaş almasını, annesi Ankara’da randevu evi işleten kekeme bir resmi dümbelekçi, darbeci paşayı kafa kola alarak sağlamıştır!
Diyelim ki bu anlatım kuru iftiradır.
O zaman yurttaşlarına insan dışkısı yediren bir devletin sanat aşkı nedeniyle, resmi dümbelekçiye beyin cerrahlarının iki katından fazla maaş ödemesinin nasıl bir açıklaması bulunabilir?
Adi Cin:
FORMULA BİRE GEL!
Bu yaşam cilveleri ortasında akla ziyan bir iş husule geldi. Önce kendisi daha sonra yakın çevresi, eski bakkal Aksak Timur’un, muazzam bir otomobil sürücüsü olduğunu keşfettiler. Kara yoluna düşmüş bir telefon faturasını, zarfın işaretli yerinden açıyor-üstelik hız sınırını aşarak yapıyor bunu- el freniyle olduğu yerde ters döndürüp arabasını, borç hanesindeki miktarı ve son ödeme tarihini okuyordu! Bazı pazarlar, BİLKENT yolu onun gösterisini izlemeye gelenlerle dolup taşmadaydı. O alanda kazma öğretim elemanları veya ilerici hanzo öğrenciler gibi hız sınırını aşmıyor ama gelip geçen arabalardan herhangi birisinin lastik izinden, mikron şaşmadan istediği kadar yol alabiliyor, iz izleme programıyla donanmış oto bilgisayarı görsel neticeyi isteyenlere-biraz müstehcen kaçacak ama-üst üste binmiş çizgiler halinde gösteriyordu. Böylesine müstehcen lastik çekimler eskiden de bu denli yaygın mıydı yoksa her işimizde görüldüğü üzere, yine Amerikan emperyalizmi mi bozdu bizi? Ne buyurmuş Hafız*:
(*Klasik Fars edebiyatının Ünlü şairi)
FAZLA UZATMA SEVGİLİ
Mevzu karışacak,
Ne var bir küsüp, bir barışacak
Ya kopalım, ya barışalım ebediyen
Saadet istikrarda ancak!
İlerici, Yalancı Cin:
AMERİKAN EMPERYALİZMİ OLMASA…
Evet! Amerikan emperyalizmi olmasa ben bu eski bakkal bozuntusunun oto numaralarından çok daha iyisini yapardım. Hatta en iyi Mesneviyi de ben yazardım.
Ekonomik koşullarım iyi olsaydı ben Edison’u geçerdim. Evet, Edison şiddetli ekonomik zorluklar altında yaşarken yapmış olabilir keşiflerini, Fakat ben biraz hanım evladıyım, Baykal Gölüyüm. Zorluğa gelemem!
Birinci Cin-Fena:
BÜYÜK ÖDÜLE AZ KALDI!
Dün sabah, Aksak Timur’un son model spor arabasıyla Sarıkaya kaplıcalarına giderken dikkat ettim, büyük usta, bir tekerleğini düşük banketten boşluğa düşürerek yarım deniz milinden daha uzun bir mesafeyi son sürat kat etti. O beni görmüyor tabii… Tüm hareketlerini dikkatle inceleyip onun artık Büyük Ödül için yarışabileceği kanaatine ulaştım. Bu amaçla ilk yapılacak hareket-çünkü güzel hareketler bunlar-spor lortlarına rüşvet vermek olacaktı. Aksak Timur, ilginç bir şahıstır ve de kolayına rüşvetçilik misali ahlaksızlıklara rıza göstermez. Nitekim benim fikrine yerleştirmeye çalıştığım “yan cebe koyma” operasyonuna önce karşı çıktı.
Şunu soruyordu kendine: “Başarı nedir, her şeye rağmen başarı ahlaki midir?” derinden bilinçaltına sızıp oncağızı ikna ettim ama! Formula için formül şöyle olacaktı:
Başarı hiçbir şey yapmaktır, başarısızlık ise hiçbir şey yapamamak…
Gündüz uçaklarının herhangi birisinde nasılsa birkaç boş koltuk bulunuyordu. Atladım tayyareye, eski başkentin yolunu tutuverdim. Kahramanımızın kendisine para karşılığı torpil yapacak ve Formula 1’e katılmasını temin edecek kişiyle tesadüfen-eğer tesadüf diye bir iş varsa tabii-karşılaşmasına zemin hazırlamak amacıyla İstanbul’a uçuyordum.
Adi Cin:
AKSAK TİMUR’UN BAŞARISINI KÖSTEKLESEM
Sorulacaktır: “Sen felek misin, kaderi nasıl kötüye tahvil edebilirsin? Halk feleğin iyi-kötü dengesinde adil davrandığını bilir, yani kaybedenler hep kazanır, kazananlarsa kaybeder. Rabbin öğretmenliği de sadece yetişmiş, pişmiş kişiliğin iyilikten yana kayrılması yönündedir ve işte bu ince nokta bana olanak sunar. Aksak Timur’un büyük ödülü aldıktan sonra orantısız mutsuzluğa yuvarlanması amacıyla şımarmasını, giderek kim olduğunun, bu dünyada ne yaptığının, hatta neler yapabileceğinin şuuruna ulaşmasını engelleyecektim. Önce–afedersiniz-hıyarın evdeki tüm televizyonlarına ince ayar çektim. Işık, parlaklık, ses, renk düzeyleri bu feleğin sillesini yemiş adamın ağızdan, gözlerden, hülasa tüm vücuttan dışkılayanların ortamı diye nitelendirdiği özellikle haber ve dizileri seyretmese de onlardan rahatsızlık duymamasını sağlayacaktı.
Araya şu enformasyonu eklemek yarar sağlayacak: Aksak Timur zaten maruz kaldığı son felsefi ataklar sonunda özgüvenini kuvvetlendirirken acı bir yalnızlığa açmıştı pencerelerini. Bu meyanda çiğ köftelik halis biberi burnuna çekercesine şöyle düşünüyordu: Çocukken ya da ilk gençlik yıllarında, onun bilgi kaynağındaki güvenli kişiler kimlerdi: Büyükleri tabii, yani amca, dede, teyze, amir, emekli memur vesaire. Şimdiyse bu garibanların yalnızca bilir gibi durduklarını, aslında çocuklardan daha çok, en küçük bir bilgi fazlalıklarının bulunmadığını biliyordu, zira artık onlardan biriydi. Aman Yarabbi! Evrendeki yalnızlığımız ne kadar derin. Genişleyen kâinatın kuru sellerinde birlikte sürüklendiğimiz yaşlı insanların bakışlarında güvenli bir sükûnet değil sadece beyinsizlik yattığını bilmek ne acı. O zaman vur zamanın gözüne, vakit öldürerek öleceğin güne yaklaş…
Cin vurgunu Aksak Timur için kritik dönemeç başlıyordu sizin anlayacağınız. Ya kahramanlığı seçecek, Mevla’sının şerleri hayır yönüne çevirmesinin büyüsünü sonsuza dek yaşayacak, hatta şampiyonlardan birisi olacak yahut sadece, gömülmediği için ölmüş sayılmaktan-şimdilik-kurtulacaktı!
Devlet Teröristi Cin:
GAFİLLEŞEN KURBAN,
DİZİ HASTALIĞINA TUTULUR
Özellikle katilin kim olduğu sorusunu, eskimiş mahallenin bakkal amcasının, bağırsağı andıran beyin kıvrımlarına bir kıl kurdu gibi yerleştirdi sürekli açık kalan televizyon. Eminim, otomobil yarışlarının yeni yıldızı daha çiçek açamadan-henüz bir gonca iken-solup gider bu tezgâhla…
Eve her gelişinde diğer savaların-haberlerin-reklamların ve şovların arasına sıkıştırılmış duyurular: “Dizide düğüm çözülüyor Mızo beyi kim öldürdü; çakallar deresinde yıkılan devlet, kurulan yeni çete, tarak, börek vb-vb!”
İşkilsiz mahallenin eski bakkalı, dizilerdeki yeni dışkılanmış tezeği andıran nefret ve saldırı yüklü suratlara baktıkça hayatı karararak bir gün şöyle düşünecek: “Hayat fani, ha âlim olmuşsun ha zalim…” Bu tarz bir mantık ise özellikle sporcuyu bozar.
Birinci Cin-Fena:
RABBİN YARDIMIYLA
KAHPE FELEK BİLE YENİLİR
Hemen ilk müdahaleyi yapıyorum dizi zehirlenmesine uğratılmış Aksak Timur’a ve yol gösteriyorum. Rabbine dön gafil zavallı. O kurtuluşun yolunu öğretecek sana, bedenindeki hücrelere, ruhunda iz bırakmış herkese. Kravatı ne sıkı ne gevşek, rengiyle dikkat çekmeden, çok boyalı nasıl olunursa öyle… Şahsın mesleği parti genel başkanlığı, hedefi ışıltısız, dişleri arasında bir tek gerçekten kendine ait olanı takma izlenimi veriyor. Pis herif. Onu bile yaşamıma sızmış birisi niteliği ile istersem dua edip kurtarabilir miyim? Kendini hayâsızlıktan emekli etsin yahut-eğer kalbi varsa- enfarktüsten zıbarıp gitsin. Yine de duam onun kurtuluşunu dahi kapsayabilir mi, yani Dinozorüs-Cindoroküs’ü? Böylesi mucizevî çözümler Tanrının işi. Öğrenilerek yapılanlar zaman alsa da onlar da garantilidir. Biraz sabır n’olur!
Gafil gariban duası çabuk tutup, dizilerden kitap okumaya terfi etti. Yarışları el-ayak değil beyin kazanır, o bunu kavradı duasının ödülü olarak. İnsanoğlu ağırlık kaldırmaya heveslendikçe genetik manada daha iri nesiller yetişir ve varsayalım bu günkü şampiyonlar fersah-fersah geçilirse ufak tefek nesillerin başarıları gölgelenebilir mi? Beyin önce kararlılıkla, sonra da tekniği öğrenerek ipi göğüsletir.
Aksak Timur kitaplara daldıkça, yarış hırsı, sürüş incelikleri arttı. Oğlu halinden pek etkilenip konutunu yenilemişti; villaya arabasıyla girebilecek ve taşıtını villanın üçüncü katındaki yatak odasına kadar sokabilecekti. Sürücü koltuğundan atlayıp, yatağa attı kendini. Elyaf yorganında kendini andıran bir desen vardı. Türkuaz yarış arabasından üzerine kiraz lekesi yapışmış izlenimi veren baskılar-bolca boyalı baskılar-taşıyan nevresim inen, inerken topallayan bir yarış ustası vardı ve de onun deseninde de aynı baskılar!
Sürücünün arabadan indiği yatağa sürücünün indiği yatağın desenini paylaşan yatağın arabaya bindiği yerdeki sürücünün nevresim deseninden bir desenin tekrarı, hep tekrarı… Sıkıcı değilse de sıkıcı. En azından yorucu! O yoruldu ve yarış kazandı.
Önünde Cin Takvimine göre yaşayacağı uzun başarı yılları vardı:
CİN TAKVİMİ
(2010 YILINDAKİ ÖNEMLİ GÜNLAR HAFTALAR)
Takvim Ailesi olarak kaçırdığımız önemli gün ve haftalardan dolayı “başımız sağ olsun” diyor, hiç değilse yılın kalan bölümünü “aslında maymun olan adam gibi adam” suretinde değil, bay ve bayan niteliklerimizle geçirmemizi diliyoruz. Haydi rastgele!
1 OCAK 2010 Dünya Nonoşlar Günü
13 yılda bir idrak edilen bu günde idrak terk edilir, nafaka ödememek için terk edilmediği şeklinde ifade verilir.
7 OCAK- 14 OCAK Tencere Haftası
Mahallemizdeki tencere yapım ve tamir ustaları ziyaret eylenir, elleri öpülerek hayır duaları alınır. İktidarı protesto etmek için tencere-tava döven hanımlar uyarılır ve onlardan bir temiz dayak yenir. Heh heh heh…
3 Şubat “Sen Beni Bozdun” Günü
“Sen beni bozdun, ben senin oldum” şarkısının bestecisi Latif bey tutuklanır ve aile mezarlığında sorgulanır. Onu bu denli terbiyesiz yetiştiren ölmüşleri hakkında kötü konuşulmasa da kötü susulur!
21 Şubat- 27 Şubat Cep Telefonu Haftası
Ben;
-“Alo Zerrin, bana santrali bağla”
Zerrin;
-“Ne santrali kalas, ah pardon klâs…”
16 Mart Gizli Sapıklar Günü
Bu şahıslar her yerde aranır, bulunanlar salınır!
Hamiş: Genellikle hiçbirine ulaşılmadan evlere dönülür
7 Nisan- 14 Nisan “Bu Ne Haftası?” Haftası
Stadyumlarda toplanılır, hafta kutlanmadan efendice evlerimize ve de işyerlerimize dağılınır. Dağılmamakta direnenlere, “Peki söyle bu ne haftası?” diye sorularak, morartılır hıyarlar…
27 Nisan Muhtıra Günü
Muhtıra verilecek kişi ve kuruluşların tam listesi aşağıdadır:
Şakir (Kim bu yahu?)
VİDEKÇES-Vergi Denetim Kurulunda Çalışmayanlar Sendikası
Bülent Bey ve mahalledeki halı saha takımı
2 Mayıs Hadi Gel Köyümüze Dönelim
(Yine) Şakir: “Hadi gel köyümüze dönelim!”
Zakir: “Ne köyü kardeş, işimize bakalım. Bak yevmiyemizden olursak demedi deme!”
Şakir: Gitarımı ver, uzun hava çekeyim.
Zakir: Ne gitarı…Len başlatma uzun havandan; sahi sen kimsin kardeş?
Şakir: Basri ile Fatoş’un babacan patronları!
Zakir: Hangi Basri abi?
Şakir: Hani “BLONDIE” çizgi kahramanları var ya…
Zakir: Kıpırdama teslim ol bre. Anladım sen Amerikalı casus Mc Cafee’sin!
2O Mayıs “Benim Teröristim İyidir” Günü
Kıptiler, Romalılar, Kızılderililer, Germenler, Samiler, Puştunlar ve Acemler için çok özel bir gündür. Bu günün neden onlar için özel olduğu araştırılır, bulunan sonuçlar havaya uçurulur!
5 Haziran Uyuz Günü
Sadece Arjantin’de kutlanır; kutlama programı aşağıdadır:
Sabah 10.30: Tören alanı çevresindeki sokak çocukları öldürülür, cesetler hızla Devlet Toplu Mezarlığına gömülür
11.00: Koca Yusuf’un tarihi konuşması kendi sesinden verilir
12.00: “ETFAİYE”YE madalya dağıtımı ve yemek molası
13.20: Tango yarışması ve loto çekilişi
14.15: Ana sınıfı tarafından “MÜZOLE”YE çelenk konulması, dilerin fırçalanması, öğlen uykusuna yatılması
15.00: Tekel Televizyonunda “Ne iyi ettin de geldin İsmet” adlı kahramanlık filminin bin onuncu kez seyrettirilmesi
10 Haziran- 17 Haziran Çalar Saat Haftası
Ülkedeki tüm çalar saatler ayarlanır, çalmaları sağlanır.
( Hangi saatte çalacak? Otuzu beş geçe. Otuz diye bir saat yok. O zaman yirmi-beşi beş gece. İttir ulan sinek, bizimle kafa mı buluyorsun? )
18 Haziran Efsane Boksör GUY ayısını Dövme Günü
Felç, Alzheimer ve Astım hastası olan bir zamanların efsane sporcusu “Altın yumruk GUY” hasta yatağında oturtulur. Doğuştan ortalama bir beden taşıyan, kas gücü zayıf yurttaşlar arasından seçilmiş sünepe bir zat tarafından GUY dövülür ve arka plandaki KORO “Dayak Marşı”nı söyler:
Çıktık Doğumevinden sıradan, vasat kasla
Hiçbir zaman güçlü olamadık, asla
Yaşam boyu dayak yedik veya kaçtık
Dayak atmaya
Kötek atmaya, ah, nasıl muhtaçtık
Şimdi şartlarımız eşit
Senin ünlü boksör kasların da güçsüz it oğlu it
Bu gün yemez de ne zaman yersin marizi
Sen de artık bizdensin: ne sağlam ne marazi!
8 Temmuz “Tren Gelir Hoş Gelir” türküsü derlendi
11 Temmuz DÜLEYMEN SEMİREL adındaki bir âlim aniden piyanoyu keşfetti
234 Temmuz Uluslararası Rakam Karmaşası Günü
234 Temmuzu 25 Temmuza bağlayan gece on iki “Elham okunur” merhum aritmetik öğretmenlerimizin ruhuna bağışlanır.
İkinci Cin:
TATİL VE HATTA EMEKLİLİK NOTLARI BENDE
Bir Eylül Sabahı-Alanya: Aksak Timur’un kitap okudukça sadece beyni değil yüreği-yahut hisleri-de gelişti. Bu eski mahalle bakkalı-darbeci paşanın emirler yağdıran dilinden bizzat abdest bozması sonucu, yassı gözlüklü bodur başbakanın zulmüyle ailesi dağılan, mutsuz ve yoksul-Formula 1 kazandığı için zengin ve mutlu kişi Türklükten koptu ve tüm zamanı denizi dibine bakıp yalnızlıktan bunalmış dip kumlarıyla ve çakıllarla konuştu.
Aslında konuşmuyor, onara ders veriyordu:
-“Bakın su altının kaygan kumları ve şeffaf kenarları tıraşlanmış çakılları. İnsan diri çağlarında ölüm döşeğine düşmüş arkadaşlarının tıpatıp eski arkadaşları olduğunu zanneder. Oysa onlar artık makettir yahut konuşan mumya veya canlı hissi veren maketlerdir. Öleyazan kişiyle onun sağlıklı hali arasında hiçbir ortak nokta yoktur.
Mutluluğun güçlü bir emekliyi-okuma yazma konusunda- engellemesine rağmen notlara devam:
Dolunay’da Kaymakamlık Önü:
Böyle bir yer mevcut değil. O zaman Sofiya Loren’in şatosu. Oraya seni sokmazlar. Şimdi manzara koyabiliriz, çünkü yazarımız kanun sanatçısı Prof. MES İstanbul Radyosu’nun ünlü solisti Güzide K.’ya Fransa’da eşlik ederken onun kâşanesini gezip dolaşmıştı. Peki, razı oldum, kaymakamlığın önü. Bu kez de ben girmiyorum oraya. Dolunayda Kaymakamlığın önündeki yol, yol vatandaşın, kimse karışamaz. Kayınpederini anmak için ağustos böceklerini korkutmaya çalışıyor. Nasıl? Herhangi bir şekilde değil canım. Çünkü bir tek böceği korkutabilirsin belki-o da korkutabilirsen tabii-ama tümünün sayısı bile bellisiz. Demek ki neymiş? Böcek korkutma mevzuu bulanıkmış. Her neyse, odandaki her türlü haşaratı öldürebilirsin ya canım, ona da şükür.
Haşarata acıma. Onlar da insanlar kimi zaman nasıl ezilerek, kemikleri çatır-çatır kırılarak fakat yeni bir saadetle tanışıp en derin organlarını sevinçten eriten bir mutlulukla son nefeslerini verirlerse öyle ölürler.
Emekli düşünürler yahut Formula 1 misali üst kalitede yarışların şampiyonları emekliliklerinde her gün şöyle mırıldanırlar:
-“Yaşamın her tarafı iri mutlulukla doludur. Kimi zaman canımızı sıkan hatta acıtan işlere çatsak da, genel döküm sırasında yaşantı tek kelimede özetlenebilir: hak edilmedik derecede iri kıyım bir saadet!”
Eğer dolunayda gökkuşağı renklerinin, o, sopsoğuk parıldamalarıyla yüklü camlardan içeri bakarsanız, hafif bir sardunya nezaketiyle-ironi ya da sardonik değil kastım, ona göre-ve de şahsın burun ekseninden sol alt nokta itibariyle dar açı yapıp göğe doğru yükselen sonra da doğallıkla tavana çarpıp döşemeye düşen ifadesinden kahramanlarımızın, durumu özetleyen kelimeleri duyar gibi olursunuz! Çok da zorlanmayın, kelimeleri açık seçik duymasanız da olur.
Şimdi hazırlanın ekteki CD’yi, yani Hazreti Davut’tan beri günümüze akan cin savar ezgileri dinlemeye…
CİN SAVAR TARİHİ EZGİLER KİTABIN EKİNDE –PROFESYONEL KAYIT-BİR ALBÜMDE SİZLERİ BEKLİYOR.
SANATÇI YİNE PROF. MES SOLZHENİTSY
HEKİM-BİLİM ADAMI-CUMA DERGİSİ YAZARI
SEMİTİK DULCİMER VİRTÜÖZ İCRACISI
Ön-Asya’nın Dr. ALBERT SCHWEITZER’İ olarak tanınan yazar hakkında daha fazla bilgi için GOOGLE lütfen!